ASTP ve ANFİDAP'tan NATO Zirvesine İlişkin Ortak Basın Açıklaması...

GÖLBAŞI 26.06.2026 - 16:30, Güncelleme: 26.06.2026 - 16:30
 

ASTP ve ANFİDAP'tan NATO Zirvesine İlişkin Ortak Basın Açıklaması...

Ankara Sivil Toplum Platformu (ASTP) ile Ankara Filistin Dayanışma Platformu (ANFİDAP), NATO zirvesine ilişkin ortak basın açıklaması düzenledi. Açıklamayı ASTP Dönem Sözcüsü ve Memur-Sen Ankara İl Başkanı Nevzat Öylek okudu.

Platformlar adına yapılan açıklamada, NATO’nun yalnızca bir askerî ittifak olmadığı, küresel güç dengeleri, savaş politikaları ve uluslararası müdahalelerin merkezinde yer aldığı savunuldu. Açıklamada, NATO zirvelerinin kamuoyuna güvenlik ve diplomasi toplantıları olarak sunulduğu belirtilirken, gerçekte ise bölgesel savaşlar, silahlanma politikaları ve küresel güç ilişkilerinin şekillendirildiği platformlar olduğu ifade edildi. Ortak açıklamada şu ifadelere yer verildi; “Bugün burada yalnızca bir askerî ittifakı ya da diplomatik bir toplantıyı protesto etmek için değil; bölgemizin, ülkemizin ve mazlum halkların geleceğini doğrudan ilgilendiren küresel bir tahakküm düzenine itiraz etmek için bir araya gelmiş bulunuyoruz. NATO zirveleri, kamuoyuna çoğu zaman güvenlik, savunma ve diplomasi toplantıları olarak sunulmaktadır. Oysa bu zirveler; bölgesel savaşların, silahlanma politikalarının, küresel sömürü düzeninin ve mazlum coğrafyaların geleceğinin konuşulduğu; çoğu zaman da güçlü devletlerin çıkarları doğrultusunda kararların alındığı platformlardır. Bu nedenle NATO zirvesi bizim için uzak bir diplomatik gündem değil; doğrudan insanlığın adalet, barış ve bağımsızlık arayışını ilgilendiren bir meseledir. NATO, 1949’da ABD öncülüğünde, Soğuk Savaş şartlarında Sovyetler Birliği’ne karşı Batı bloğunu askerî olarak örgütlemek amacıyla kuruldu. NATO’nun tarihsel işlevi, hiçbir zaman yalnızca savunma ile sınırlı kalmamış; Batı merkezli emperyal siyasi, askerî ve ekonomik düzenin korunması, genişletilmesi ve gerektiğinde askerî güçle tahkim edilmesi olmuştur. NATO’nun ilan edilen amacı “kolektif güvenlik”tir; fakat fiilî ve örtük rolü, Batı’nın küresel çıkar düzenini korumaktır. Bugün NATO, bağımsız ve tarafsız bir güvenlik örgütü değil; küresel güç mücadelesinde Batı bloğunun askerî kalkanı olarak hareket etmektedir. Demokrasi, insan hakları, güvenlik ve istikrar söylemleriyle meşrulaştırılmaya çalışılan bu yapı, müdahil olduğu birçok coğrafyada barış değil; savaş, yıkım ve istikrarsızlık üretmiştir. NATO yalnızca askerî bir ittifak değildir; küresel sömürü düzeninin güvenlik aparatıdır. IMF ve Dünya Bankası ülkeleri borç ve faiz kıskacına alırken, çok uluslu şirketler halkların kaynaklarını yağmalamakta, silah endüstrisi savaşlardan beslenmekte, küresel medya bu düzeni meşrulaştırmakta, diplomatik baskı mekanizmaları ise itaat etmeyen ülkeleri hizaya çekmeye çalışmaktadır. NATO da bu düzenin askerî ayağıdır. NATO’nun sicili, yalnızca “savunma ittifakı” söylemiyle açıklanamayacak kadar karanlık ve tartışmalıdır. Afganistan’da yirmi yıl süren askerî varlığının ardından bir enkaz bırakarak ayrılması, Libya’da sivilleri koruma iddiasıyla başlayan operasyonun ülkeyi parçalanmaya ve iç savaşa sürüklemesi, Irak’ta ise NATO üyesi ülkelerin öncülük ettiği işgalin ardından yaşanan büyük yıkım bu sicilin en çarpıcı örnekleridir. NATO’nun ve NATO üyesi ülkelerin ilişkilendirildiği müdahaleler yalnızca askerî operasyonlarla sınırlı değildir. İran’da 1953 Darbesi, Yunanistan’da 1967 Cuntası, Türkiye’de 1960, 1971 ve 1980 askerî müdahaleleri, Şili’de 1973 Darbesi, Pakistan’da 1958 ve 1977 darbeleri; Batı güvenlik mimarisi, NATO stratejisi ve NATO’nun öncü ülkelerinin müdahaleci politikaları bağlamında tartışılan başlıca örneklerdir. Gladio ve kontrgerilla yapılanmaları da NATO’nun yalnızca savunma örgütü değil, aynı zamanda gizli ve illegal güvenlik ağlarıyla ülkelerde sosyal ve siyasal mühendislikler yaptığını göstermektedir. 60, 71 ve 80 darbelerindeki rolü çeşitli belge ve tanıklıklarla gündeme gelen NATO’nun, Türkiye açısından oluşturduğu güvensizlik tablosunun en yakın örneklerinden biri de 15 Temmuz 2016 darbe girişimidir. Darbe girişimine katılan bazı askerî personelin NATO görevlerinde bulunmuş olması, İncirlik Üssü etrafında yaşanan tartışmalar, darbe sonrasında bazı askerî personelin NATO üyesi ülkelere sığınma talebinde bulunması, bu taleplerinin kabul edilmesi ve batılı müttefiklerin darbe karşısındaki geç ve mesafeli tutumu, NATO’ya güvenilmeyeceğinin açık bir göstergesidir. Bugün, ABD Başkanı Trump’ın NATO’ya ilişkin blöf niteliğindeki çıkışlarına rağmen şu gerçek herkes tarafından bilinmektedir: NATO demek, büyük ölçüde ABD hegemonyası demektir. NATO’nun genişleme politikaları, füze savunma sistemleri, askerî harcama hedefleri ve kriz bölgelerindeki pozisyonu çoğu zaman ABD’nin küresel çıkarlarıyla paralel ilerlemektedir. Bu nedenle NATO, halklara barış vadeden tarafsız bir ittifak değil; Amerikan hegemonyasının ve Batı merkezli çıkar düzeninin kurumsallaşmış askerî aracıdır. Türkiye, İkinci Dünya Savaşı sonrasında oluşan iki kutuplu dünya düzeninde Sovyet tehdidine karşı güvenlik arayışıyla 1952 yılında NATO’ya üye olmuştur. Resmî söylemde bu üyelik Türkiye’ye güvenlik şemsiyesi, askerî modernleşme ve Batı ittifakıyla stratejik ortaklık sağlamıştır. Ancak şunu görmek ve itiraf etmek gerekir ki zamanla NATO üyeliği, Türkiye açısından güvenlik kadar bağımlılık, baskı ve güvensizlik üreten bir yapıya dönüşmüştür. Türkiye’nin topraklarında bulunan yabancı kullanımına açık askerî tesisler ve müttefik görünen ülkelerin Türkiye’nin güvenlik kaygılarına duyarsız kalması, NATO üyeliğinin ağır mahzurlarını açıkça göstermektedir. NATO’nun Türkiye tasavvuru Batı merkezli güvenlik mimarisinin sınır karakoludur. Bu nedenle NATO’nun, Türkiye için sığınılan bir güvenlik şemsiyesi olduğu kadar önemli tehditler içeren bir güvensizlik sarmalı olduğu gerçeği de göz ardı edilmemelidir. NATO’nun dayattığı güvenlik anlayışının içerdiği riskler, son dönemde “bağımsız Türkiye” iradesiyle belli ölçüde bertaraf edilmeye çalışılsa da bu yapı, Türkiye gibi stratejik bir ülkenin askerî kararlarını bağımsız biçimde almasına, üslerini kendi egemenlik anlayışıyla denetlemesine, savunma sanayiinde dışa bağımlılığı azaltmasına ve dış politikasını başka başkentlerin çıkarlarına göre değil, kendi milletinin iradesine göre belirlemesine hiçbir zaman rıza göstermeyecektir. NATO, şartların uygun hâle gelmesini kollayarak Türkiye’nin millî çıkarlarını Batı’nın stratejik hedefleri doğrultusunda sınırlandırmaya, yönlendirmeye ve etkisizleştirmeye devam edecektir. NATO’nun terör meselesindeki çifte standardı da artık saklanamaz hâle gelmiştir. Türkiye’den ittifak sorumluluklarına tam bağlılık bekleyen bazı NATO ülkeleri, Türkiye’nin sınır güvenliği ve terörle mücadelesi söz konusu olduğunda aynı hassasiyeti göstermemektedir. Irak’ta, Suriye’de, Doğu Akdeniz’de, terörle mücadelede ve bölgesel politikalarda NATO üyesi ülkelerin tutumu, Türkiye’nin millî çıkarlarıyla sık sık çelişmiştir. Türkiye’nin güvenliğini tehdit eden yapılara verilen siyasi destek, silah yardımları, propaganda alanları ve diplomatik koruma, müttefiklik hukukun sözde kaldığını göstermektedir. Bir yandan “terörle mücadele” söylemiyle ülkeler işgal edilirken, diğer yandan Türkiye’nin terörle mücadelesinde çifte standart sergilenmesi, NATO’nun ne denli güvenilir olduğunu göstermektedir. Bugün NATO’nun en büyük ahlaki çöküş alanlarından biri de İsrail ve Filistin meselesidir. İsrail, NATO üyesi olmamasına rağmen NATO ile özel ilişkiler geliştirmiş; Akdeniz diyaloğu, askerî iş birlikleri, diplomatik temaslar ve güvenlik ortaklıkları üzerinden Batı güvenlik mimarisinin ayrıcalıklı aktörlerinden biri hâline gelmiştir. Buna karşılık NATO, İsrail’in işgal, saldırı, abluka ve soykırım politikaları karşısında fiilen İsrail’i koruyan Batı bloğunun parçası olarak hareket etmiştir. Gazze’de bütün dünyanın gözleri önünde insanlık tarihinin en büyük ahlaki imtihanlarından biri yaşanmaktadır. Çocuklar, kadınlar, yaşlılar, hastaneler, okullar, camiler, kiliseler, mülteci kampları bombalanırken; Filistin halkı açlık, susuzluk, sürgün ve katliamla karşı karşıya bırakılırken NATO’nun “insan hakları”, “güvenlik” ve “uluslararası hukuk” söylemleri çökmüştür. Eğer NATO gerçekten güvenlikten, sivillerin korunmasından ve uluslararası hukuktan yana olsaydı, İsrail’in Gazze’de işlediği suçlar karşısında İsrail’le iş birliğine devam edip destek açıklamalarında bulunmazdı. Gazze, NATO’nun ve Batı merkezli düzenin ahlaki iflasının en açık göstergesidir. NATO zirveleri aynı zamanda silah endüstrisinin, savaş ekonomisinin ve militarizmin büyütüldüğü platformlardır. Her zirvede daha fazla savunma harcaması, daha fazla silahlanma, daha fazla askerî yığınak ve daha fazla düşmanlaştırma politikası konuşulmaktadır. Halklara kemer sıkma dayatılırken, eğitimden, sağlıktan, sosyal politikalardan kaynaklar kesilirken; silah tekellerine, savaş baronlarına ve savunma sanayisinin dev şirketlerine milyarlarca dolar aktarılmaktadır. NATO’nun güvenlik dediği şey, silah şirketleri için kâr; halklar için yoksulluk, savaş ve ölümdür. Bu düzen dünyaya adalet, barış ve istikrar getirmemiştir. Tam tersine savaşları derinleştirmiş, ülkeleri parçalamış, halkları yoksullaştırmış, kaynakları talan etmiş ve uluslararası hukuku güçlülerin çıkarlarına göre eğip bükmüştür. Bu nedenle insanlığın daha adil ve insan onurunu esas alan yeni bir uluslararası düzene ihtiyacı vardır. Buradan açıkça ilan ediyoruz: NATO’nun savaş politikalarını, İsrail’le kurulan askerî, siyasi ve diplomatik iş birliğini, Teröre karşı çifte standartlı müttefiklik anlayışını, Küresel sömürü düzenine ve bu düzenin silahlı bekçiliğini yapan NATO politikalarını, Silah baronlarının kârı için halkların kanının akıtılmasını reddediyoruz. Bizim itirazımız; emperyalizme, işgale, sömürüye ve küresel zorbalığa karşı insan onurunu savunma iradesidir. Adil, bağımsız ve insan onurunu esas alan yeni bir dünya mümkündür. Ve biz bu dünyanın tarafındayız."denildi.            
Ankara Sivil Toplum Platformu (ASTP) ile Ankara Filistin Dayanışma Platformu (ANFİDAP), NATO zirvesine ilişkin ortak basın açıklaması düzenledi. Açıklamayı ASTP Dönem Sözcüsü ve Memur-Sen Ankara İl Başkanı Nevzat Öylek okudu.

Platformlar adına yapılan açıklamada, NATO’nun yalnızca bir askerî ittifak olmadığı, küresel güç dengeleri, savaş politikaları ve uluslararası müdahalelerin merkezinde yer aldığı savunuldu. Açıklamada, NATO zirvelerinin kamuoyuna güvenlik ve diplomasi toplantıları olarak sunulduğu belirtilirken, gerçekte ise bölgesel savaşlar, silahlanma politikaları ve küresel güç ilişkilerinin şekillendirildiği platformlar olduğu ifade edildi.

Ortak açıklamada şu ifadelere yer verildi; “Bugün burada yalnızca bir askerî ittifakı ya da diplomatik bir toplantıyı protesto etmek için değil; bölgemizin, ülkemizin ve mazlum halkların geleceğini doğrudan ilgilendiren küresel bir tahakküm düzenine itiraz etmek için bir araya gelmiş bulunuyoruz. NATO zirveleri, kamuoyuna çoğu zaman güvenlik, savunma ve diplomasi toplantıları olarak sunulmaktadır. Oysa bu zirveler; bölgesel savaşların, silahlanma politikalarının, küresel sömürü düzeninin ve mazlum coğrafyaların geleceğinin konuşulduğu; çoğu zaman da güçlü devletlerin çıkarları doğrultusunda kararların alındığı platformlardır. Bu nedenle NATO zirvesi bizim için uzak bir diplomatik gündem değil; doğrudan insanlığın adalet, barış ve bağımsızlık arayışını ilgilendiren bir meseledir.

NATO, 1949’da ABD öncülüğünde, Soğuk Savaş şartlarında Sovyetler Birliği’ne karşı Batı bloğunu askerî olarak örgütlemek amacıyla kuruldu. NATO’nun tarihsel işlevi, hiçbir zaman yalnızca savunma ile sınırlı kalmamış; Batı merkezli emperyal siyasi, askerî ve ekonomik düzenin korunması, genişletilmesi ve gerektiğinde askerî güçle tahkim edilmesi olmuştur.

NATO’nun ilan edilen amacı “kolektif güvenlik”tir; fakat fiilî ve örtük rolü, Batı’nın küresel çıkar düzenini korumaktır. Bugün NATO, bağımsız ve tarafsız bir güvenlik örgütü değil; küresel güç mücadelesinde Batı bloğunun askerî kalkanı olarak hareket etmektedir. Demokrasi, insan hakları, güvenlik ve istikrar söylemleriyle meşrulaştırılmaya çalışılan bu yapı, müdahil olduğu birçok coğrafyada barış değil; savaş, yıkım ve istikrarsızlık üretmiştir.

NATO yalnızca askerî bir ittifak değildir; küresel sömürü düzeninin güvenlik aparatıdır. IMF ve Dünya Bankası ülkeleri borç ve faiz kıskacına alırken, çok uluslu şirketler halkların kaynaklarını yağmalamakta, silah endüstrisi savaşlardan beslenmekte, küresel medya bu düzeni meşrulaştırmakta, diplomatik baskı mekanizmaları ise itaat etmeyen ülkeleri hizaya çekmeye çalışmaktadır. NATO da bu düzenin askerî ayağıdır.

NATO’nun sicili, yalnızca “savunma ittifakı” söylemiyle açıklanamayacak kadar karanlık ve tartışmalıdır. Afganistan’da yirmi yıl süren askerî varlığının ardından bir enkaz bırakarak ayrılması, Libya’da sivilleri koruma iddiasıyla başlayan operasyonun ülkeyi parçalanmaya ve iç savaşa sürüklemesi, Irak’ta ise NATO üyesi ülkelerin öncülük ettiği işgalin ardından yaşanan büyük yıkım bu sicilin en çarpıcı örnekleridir.

NATO’nun ve NATO üyesi ülkelerin ilişkilendirildiği müdahaleler yalnızca askerî operasyonlarla sınırlı değildir. İran’da 1953 Darbesi, Yunanistan’da 1967 Cuntası, Türkiye’de 1960, 1971 ve 1980 askerî müdahaleleri, Şili’de 1973 Darbesi, Pakistan’da 1958 ve 1977 darbeleri; Batı güvenlik mimarisi, NATO stratejisi ve NATO’nun öncü ülkelerinin müdahaleci politikaları bağlamında tartışılan başlıca örneklerdir. Gladio ve kontrgerilla yapılanmaları da NATO’nun yalnızca savunma örgütü değil, aynı zamanda gizli ve illegal güvenlik ağlarıyla ülkelerde sosyal ve siyasal mühendislikler yaptığını göstermektedir.

60, 71 ve 80 darbelerindeki rolü çeşitli belge ve tanıklıklarla gündeme gelen NATO’nun, Türkiye açısından oluşturduğu güvensizlik tablosunun en yakın örneklerinden biri de 15 Temmuz 2016 darbe girişimidir. Darbe girişimine katılan bazı askerî personelin NATO görevlerinde bulunmuş olması, İncirlik Üssü etrafında yaşanan tartışmalar, darbe sonrasında bazı askerî personelin NATO üyesi ülkelere sığınma talebinde bulunması, bu taleplerinin kabul edilmesi ve batılı müttefiklerin darbe karşısındaki geç ve mesafeli tutumu, NATO’ya güvenilmeyeceğinin açık bir göstergesidir.

Bugün, ABD Başkanı Trump’ın NATO’ya ilişkin blöf niteliğindeki çıkışlarına rağmen şu gerçek herkes tarafından bilinmektedir: NATO demek, büyük ölçüde ABD hegemonyası demektir. NATO’nun genişleme politikaları, füze savunma sistemleri, askerî harcama hedefleri ve kriz bölgelerindeki pozisyonu çoğu zaman ABD’nin küresel çıkarlarıyla paralel ilerlemektedir. Bu nedenle NATO, halklara barış vadeden tarafsız bir ittifak değil; Amerikan hegemonyasının ve Batı merkezli çıkar düzeninin kurumsallaşmış askerî aracıdır. Türkiye, İkinci Dünya Savaşı sonrasında oluşan iki kutuplu dünya düzeninde Sovyet tehdidine karşı güvenlik arayışıyla 1952 yılında NATO’ya üye olmuştur. Resmî söylemde bu üyelik Türkiye’ye güvenlik şemsiyesi, askerî modernleşme ve Batı ittifakıyla stratejik ortaklık sağlamıştır. Ancak şunu görmek ve itiraf etmek gerekir ki zamanla NATO üyeliği, Türkiye açısından güvenlik kadar bağımlılık, baskı ve güvensizlik üreten bir yapıya dönüşmüştür.

Türkiye’nin topraklarında bulunan yabancı kullanımına açık askerî tesisler ve müttefik görünen ülkelerin Türkiye’nin güvenlik kaygılarına duyarsız kalması, NATO üyeliğinin ağır mahzurlarını açıkça göstermektedir. NATO’nun Türkiye tasavvuru Batı merkezli güvenlik mimarisinin sınır karakoludur. Bu nedenle NATO’nun, Türkiye için sığınılan bir güvenlik şemsiyesi olduğu kadar önemli tehditler içeren bir güvensizlik sarmalı olduğu gerçeği de göz ardı edilmemelidir.

NATO’nun dayattığı güvenlik anlayışının içerdiği riskler, son dönemde “bağımsız Türkiye” iradesiyle belli ölçüde bertaraf edilmeye çalışılsa da bu yapı, Türkiye gibi stratejik bir ülkenin askerî kararlarını bağımsız biçimde almasına, üslerini kendi egemenlik anlayışıyla denetlemesine, savunma sanayiinde dışa bağımlılığı azaltmasına ve dış politikasını başka başkentlerin çıkarlarına göre değil, kendi milletinin iradesine göre belirlemesine hiçbir zaman rıza göstermeyecektir. NATO, şartların uygun hâle gelmesini kollayarak Türkiye’nin millî çıkarlarını Batı’nın stratejik hedefleri doğrultusunda sınırlandırmaya, yönlendirmeye ve etkisizleştirmeye devam edecektir. NATO’nun terör meselesindeki çifte standardı da artık saklanamaz hâle gelmiştir. Türkiye’den ittifak sorumluluklarına tam bağlılık bekleyen bazı NATO ülkeleri, Türkiye’nin sınır güvenliği ve terörle mücadelesi söz konusu olduğunda aynı hassasiyeti göstermemektedir. Irak’ta, Suriye’de, Doğu Akdeniz’de, terörle mücadelede ve bölgesel politikalarda NATO üyesi ülkelerin tutumu, Türkiye’nin millî çıkarlarıyla sık sık çelişmiştir. Türkiye’nin güvenliğini tehdit eden yapılara verilen siyasi destek, silah yardımları, propaganda alanları ve diplomatik koruma, müttefiklik hukukun sözde kaldığını göstermektedir. Bir yandan “terörle mücadele” söylemiyle ülkeler işgal edilirken, diğer yandan Türkiye’nin terörle mücadelesinde çifte standart sergilenmesi, NATO’nun ne denli güvenilir olduğunu göstermektedir. Bugün NATO’nun en büyük ahlaki çöküş alanlarından biri de İsrail ve Filistin meselesidir. İsrail, NATO üyesi olmamasına rağmen NATO ile özel ilişkiler geliştirmiş; Akdeniz diyaloğu, askerî iş birlikleri, diplomatik temaslar ve güvenlik ortaklıkları üzerinden Batı güvenlik mimarisinin ayrıcalıklı aktörlerinden biri hâline gelmiştir. Buna karşılık NATO, İsrail’in işgal, saldırı, abluka ve soykırım politikaları karşısında fiilen İsrail’i koruyan Batı bloğunun parçası olarak hareket etmiştir. Gazze’de bütün dünyanın gözleri önünde insanlık tarihinin en büyük ahlaki imtihanlarından biri yaşanmaktadır. Çocuklar, kadınlar, yaşlılar, hastaneler, okullar, camiler, kiliseler, mülteci kampları bombalanırken; Filistin halkı açlık, susuzluk, sürgün ve katliamla karşı karşıya bırakılırken NATO’nun “insan hakları”, “güvenlik” ve “uluslararası hukuk” söylemleri çökmüştür. Eğer NATO gerçekten güvenlikten, sivillerin korunmasından ve uluslararası hukuktan yana olsaydı, İsrail’in Gazze’de işlediği suçlar karşısında İsrail’le iş birliğine devam edip destek açıklamalarında bulunmazdı. Gazze, NATO’nun ve Batı merkezli düzenin ahlaki iflasının en açık göstergesidir.

NATO zirveleri aynı zamanda silah endüstrisinin, savaş ekonomisinin ve militarizmin büyütüldüğü platformlardır. Her zirvede daha fazla savunma harcaması, daha fazla silahlanma, daha fazla askerî yığınak ve daha fazla düşmanlaştırma politikası konuşulmaktadır. Halklara kemer sıkma dayatılırken, eğitimden, sağlıktan, sosyal politikalardan kaynaklar kesilirken; silah tekellerine, savaş baronlarına ve savunma sanayisinin dev şirketlerine milyarlarca dolar aktarılmaktadır. NATO’nun güvenlik dediği şey, silah şirketleri için kâr; halklar için yoksulluk, savaş ve ölümdür. Bu düzen dünyaya adalet, barış ve istikrar getirmemiştir. Tam tersine savaşları derinleştirmiş, ülkeleri parçalamış, halkları yoksullaştırmış, kaynakları talan etmiş ve uluslararası hukuku güçlülerin çıkarlarına göre eğip bükmüştür. Bu nedenle insanlığın daha adil ve insan onurunu esas alan yeni bir uluslararası düzene ihtiyacı vardır.

Buradan açıkça ilan ediyoruz:

NATO’nun savaş politikalarını,
İsrail’le kurulan askerî, siyasi ve diplomatik iş birliğini,
Teröre karşı çifte standartlı müttefiklik anlayışını,
Küresel sömürü düzenine ve bu düzenin silahlı bekçiliğini yapan NATO politikalarını,
Silah baronlarının kârı için halkların kanının akıtılmasını reddediyoruz.

Bizim itirazımız; emperyalizme, işgale, sömürüye ve küresel zorbalığa karşı insan onurunu savunma iradesidir. Adil, bağımsız ve insan onurunu esas alan yeni bir dünya mümkündür. Ve biz bu dünyanın tarafındayız."denildi.

 

 

 

 

 

 

Habere ifade bırak !
Habere ait etiket tanımlanmamış.
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve golhaber.com.tr sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.